''HEMHAL / Blended in Balance''
LEYLA EMADİ
17 Ocak – 14 Mart 2026
Leyla Emadi’nin çok kimlikli ve çok dilli varoluşu, bu serginin temel zeminini oluşturur. Sanatçı, zıtlıkları bastırılması gereken çatışmalar olarak değil; anlamı derinleştiren, üretimi besleyen bir zenginlik alanı olarak ele alır. Bu yaklaşım, sergide sufi düşüncenin akışkanlığı ile küfi yazının geometrik ve sert estetiğinin aynı mekânda yan yana var olmasıyla görünür hâle gelir.
Betondan üretilmiş küfi yazılar, dilin hem teselli eden hem de ağırlık taşıyan yönünü ortaya koyar. Beton, sözü yalnızca okunur kılmaz; onu mekâna çöken, bedende hissedilen bir varlığa dönüştürür. Zaman, teslimiyet, içe dönüş ve mikro–makro ilişkisi, keskin köşeler ve sert yüzeyler aracılığıyla maddede yoğunlaşır. Bu sertliğin karşısında, sufi anlayıştan beslenen akışkan ve soyut alfabe heykelleri yer alır. Beton harflerle ortaya koyulan bu dil, ışık ve gölgeyle çoğalarak anlamı tek bir noktaya sabitlemek yerine mekânın içinde dolaştırır. Soyut formlar dili bir yapıdan çok bir nefes, bir devinim hâline getirir. Burada denge, ölçülen bir eşitlik değil; hareketin içinde korunmaya çalışılan bir ritimdir.
Nakışlı ve dokuma olan işleri serginin daha içsel ve bedensel katmanını oluşturur, her bir nakış aslında ‘hemhal’ olabilme halini zamana, sabra ve emeğe bağlar. Yukarı ile aşağı, iç ile dış, parça ile bütün arasındaki aynalılığı ilmek ilmek kurar. Dil burada yalnızca bir fikir değil; dokunulan, taşınan ve hafızaya işlenen bir yüzey hâline gelir.
HEMHAL zıtlıkların çözüldüğü bir alan önermez. Aksine, her iki ucu da kendimize ait kabul etmenin gerekliliğini hatırlatır. Ne bir tarafı görmezden gelmek ne de diğerine körü körüne tutunmak mümkündür. Tıpkı bir tahterevalli gibi: bir uç ağırlaştığında diğeri yükselir. Denge, ancak bu karşılıklı varoluş hâlinde mümkündür.
Bu sergi, dengeyi bir hedef olarak değil; zıtlıklarla birlikte yaşama cesareti olarak düşünmeye davet eder.
Leyla Emadi (d. 1977, Ankara) aslen İranlı olan sanatçı, Türkiye ve İran’ın siyasal ve ideolojik çalkantılarla şekillenen dönemlerinde büyümüş, iki ülkenin ortak tarihsel kırılmaları ile kimlik ve aidiyet arasındaki gelgitlerin izlerini sanatına taşımıştır. Çalışmaları, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, adalet/sizlik!, ideolojik kalıplar ve kolektif travma gibi meseleleri merkezine alır. Kumaş, metal, beton, baskı teknikleri gibi çeşitli medyumlarla üreten sanatçı, özellikle son dönem işlerinde betonun ağırlığını dilin ezici gücüyle birleştirerek bireysel ve toplumsal hafızayı sorgulayan işler ortaya koymaktadır. Yeditepe Üniversitesi’nde Sanatta Yeterlik programını “Travma’nın Karakter Yapılarına Etkisi ve Sanatçılar Üzerindeki Yansıması” başlıklı teziyle tamamlayan Emadi, üretimlerinde psikanalitik karakter yapıları ile sanatsal ifade arasındaki ilişkiyi de derinlemesine ele alır.

“Human Landscapes”
Nilüfer Yıldırım
15 Kasım 2025 - 3 Ocak 2026
Nilüfer Yıldırım’ın İnsan Manzaraları/Human Landscapes adını verdiği sergisi MERKUR’de 15 Kasım 2025 Cumartesi günü açıldı…
Human Landscapes, sanatçının soyutlama ile figürasyon arasındaki belirsiz alanı keşfetme arayışından doğuyor. Ne tamamen soyut, ne de tamamen figüratif olan, iki ifade biçimi arasında salınan bir alan. Sanatçı, bu geçişin çağdaş yaşamın duygusal ve psikolojik hâllerini yansıttığını düşünüyor.
Eserlerin merkezinde bağlantı fikri yer alıyor, iki insan, iki kimlik ya da benliğin kendi içindeki ilişkiler arasındaki hassas denge. Doku, form ve renk aracılığıyla bağımsızlık ve karşılıklı bağımlılık, bireysellik ve birliktelik gibi karşıtlıklar arasındaki gerilimi araştırıyor; bireysel olmanın ve birlikte var olmanın sınırlarını sorguluyor.
Sanatçı, soyutla figüratif arasındaki bu belirsizliği, insan ilişkilerinin değişken doğasının bir yansıması olarak ele alıyor. Bu ilişkiler kimi zaman net ve tanıdık, kimi zaman parçalanmış ya da bulanık görünebiliyor, ancak her durumda duygusal bir derinlik barındırıyor.
Renk paleti, bu seride hem biçimsel hem de duygusal bir dil işlevi görüyor. Sanatçı, farklı renklerin bir aradalığıyla bir harmoni kurarken, bu harmoninin içindeki ikilikleri ve birbirini var eden karşıtlıkları görünür kılmaya çalışıyor. Renkler, bireysel yalnızlığın sessizliğini olduğu kadar ortak insan deneyiminin paylaşılan duygusunu da taşıyor. Sanatçı, izleyicinin de kendi duygularını ve hikâyelerini bu alanın içine yerleştirebilmesini amaçlıyor.
Human Landscapes, insan olmanın görünür ve görünmeyen katmanlarını; duygular, ilişkiler ve varoluş arasındaki geçirgen sınırları araştıran bir alan olarak ortaya çıkıyor.
Nilüfer Yıldırım, İstanbul ve Milano arasında çalışan çağdaş bir sanatçıdır. Milano’da Istituto Marangoni’de grafik tasarım ve sanat tarihi eğitimi almış, ardından uzun yıllar New York’ta yaşamış ve üretimlerini sürdürmüştür.
Sergi 3 Ocak 2026 tarihine kadar MERKUR’de izlenebilecek.

“Sound of Silence”
Kezban Arca Batıbeki
13 Eylül 2025 - 1 Kasım 2025
MERKUR sanat sezonunu Kezban Arca Batıbeki’nin yeni sergisi “Sound of Silence” ile açıyor.
13 Eylül- 1 Kasım 2025 tarihleri arasında MERKUR’de izlenecek sergide; kırk yılı aşkın üretim
pratiğinde pop kültür, tüketim toplumu, kadın temsilleri, toplumsal cinsiyet politikaları ve bellek
gibi temaları sorgulayan Batıbeki, bu sergide doğa, kadın bedeni ve sessizlik arasındaki kırılgan
ilişkiler üzerinden yeni bir görsel evren kuruyor.
Sanatçının siyah-beyazın baskın olduğu resimlerinde, yalnızca seçili imgelerde beliren renkler
bir sesin, geri dönmeye çalışan bir hafızanın ipuçları gibi beliriyor. Bu işler, yalnızca temsil ve
estetik düzlemde değil; etik, politik ve simgesel düzeyde de derin bir anlam katmanı sunuyor.
“Sound of Silence”, sessizliğin yalnızca suskunluk değil, aynı zamanda bir direniş biçimi
olabileceğini hatırlatıyor. Kadın figürlerinin doğayla kurduğu simbiyotik bağ, sanatçının kültürel
eko-feminist bir bakışla geliştirdiği poetikasını görünür kılıyor. Ağaçlara kök salan bedenler,
susturulmuş megafonlar, hedef tahtasına dönüşen kadın imgeleri; hepsi kadınlık hâllerine dair
birer görsel manifesto niteliğinde.
Derya Yücel’in sergi metninde de vurguladığı gibi, “Batıbeki’nin son dönem işleri, figürün
ötesine geçerek yeni bir imgeleme alanı açıyor. Kadının bedeni bir hedef değil, bir alan; sesi bir
yankı değil, bir çağrı olarak duyuluyor. Sessizlik ise burada hiç olmadığı kadar gürültülü.”
Sergi 13 Eylül-1 Kasım 2025 tarihleri arasında MERKUR’de izlenebilir.

Nefes Vol.7
16 Temmuz 2025 - 29 Ağustos 2025
“Nefes Vol.7” sergisi, çağdaş sanatın farklı disiplinlerinden 19 sanatçıyı bir araya getirdi. Sergide Arzu Akgün, Barış Dervent, Burak Kutlay, Büşra Çeğil, Canan Köse, Dilara Akay, Ece Haskan, Ersan Deveci, Gözde Baykara, Hanna Effen, Nadine Sengstock, Nadir Baylan, Nilay Özenbay, Rabia Çelik, Saliha Yılmaz, Selin Bintaş Çeliktaş, Şeyda Cesur ve Yusuf Aygeç’in eserleri izleyicilerle buluştu.
Sergi, ziyaretçilerine çağdaş sanatın farklı yorumlarını deneyimleme fırsatı sundu ve sanatçılar arasında kurulan diyaloglarla zenginleşti.
Teşekkür:
Bu serginin gerçekleşmesine destek veren Sanathane İstanbul’a teşekkür ederiz. @sanat_hane_istanbul
Selin Çeliktaş
Kağıt üzerine karışık teknik, 50 cm x 70 cm
Noir 49
2024
DİLARA AKAY
“SPİRAL DANS”
28 Mayıs - 28 Haziran 2025
Dilara Akay’ın son dönem heykel ve kağıt çalışmalarından oluşan yeni sergisi “Spiral
Dans” MERKUR’de sanatseverlerle buluşuyor.
Sanatçı geçen sene kaybettiği annesinin anısı henüz tazeyken, çocuğunun yaptığı gen
testinde; anadan çocuğa geçen mitokondri DNA’nın (T2c1a4) onbinlerce yıllık (T2c1)
Çatalhöyük ve (T2c1a) Aşıklıhöyük kadınlarıyla aynı listede yer aldığını öğreniyor.
Çokça yerleri dolaşan bu akıl, varoluş enerjisinin içeri ve dışarı sonsuz döngü
hareketinin farkındalığı olarak geri dönüyor.
Uzak galaksilerin görkemli helezonlarından, küçük deniz kabuğunun zarif yılankavi
desenine; sarmaşığın, rüzgarın, elektronun kıvrımlı dönüş hareketinden, DNA'mızın çift
sarmalına; tüm varoluş sonsuza dek tekrar tekrar içeri ve dışarı doğru bir spiral dans
değil mi?
Kadın mitokondri DNA’sını çocuğuna veriyor, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye
yol alıyor. Bu yüzden de kim nereden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi
araştırması yapıldığında kadına bakılıyor. Analarımızın mitokondri DNA’sının nerelere
gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakıp hücrelerimizdeki yaşam enerjisinin haritasını
çıkararak kimiz, nereden geldik, mirasımız nedir bilebiliriz. Mirasımız, bugün değer
verdiğimiz ve tadını çıkardığımız her şey, geçmişten bize emanet edilen, bizim de
koruyup gelecek nesillere aktaracağımız değerlerdir.
28 Mayıs Çarşamba günü açılacak olan “Spiral Dans”, 28 Haziran Cumartesi gününe
kadar devam edecek.

SALİHA YILMAZ
“SİS DENİZİ ”
26 Nisan -24 Mayıs 2025
Saliha Yılmaz’ın “Sis Denizi” Sergisi 26 Nisan’da MERKUR’de Açılıyor.
Sanatçı Saliha Yılmaz’ın son dönem üretimlerini bir araya getiren “Sis Denizi” başlıklı kişisel sergisi, 26 Nisan Cumartesi günü MERKUR’de izleyiciyle buluşuyor. Sergi, sanatçının seramik, tuval ve kâğıt üzerinde gerçekleştirdiği yeni işlerinden oluşuyor. Yılmaz bu sergi için hem içerik hem de teknik olarak çok katmanlı bir yapı kurarken, yapay zekâ destekli üretim biçimlerini boyayla çalışan tekniklerle bir araya getiriyor. Sergi, sisin dağıldığı ama anlamın yoğunlaştığı bir eşik alanı açıyor.
Sergi metni sanat tarihçisi ve yazar Nazlı Pektaş tarafından kaleme alındı. Pektaş, Yılmaz’ın sis kavramı üzerinden geliştirdiği düşünsel ve görsel dili şöyle anlatıyor:
“Sis, yalnızca doğaya ait bir olgu değil; düşüncenin, algının, kimliğin şekil değiştirdiği bir oluş alanı. Yılmaz’ın işleri bu oluş hâlini hem kavramsal hem teknik düzeyde dönüştürerek günümüzün görme biçimlerini sorguluyor.”
Serginin çıkış noktası Caspar David Friedrich’in 1818 tarihli Sis Denizi Üzerinde Gezgin adlı tablosu. Ancak Yılmaz’ın yorumunda sis, romantik bir manzaradan çok daha fazlasına dönüşüyor: Doğayla insan arasındaki ayrımların silindiği, belirsizliğin üretken bir zemine evrildiği bir alana. Yapay zekâ ile üretilmiş görsel parçalarla manuel üretimi bir araya getiren sanatçı, izleyiciyi alışıldık bakışın dışına davet ediyor.
İmgeler sabit değil; yüzeyin dışına taşıyor, duvarlara yayılıyor. Bu akışkanlık yalnızca formda değil, düşüncede de hissediliyor. Kafka’nın dönüşen bedeni, O’Keeffe’in büyüttüğü detaylar, Karen Barad’ın maddeye yüklediği failiyet; hepsi bu yoğunlukta iz sürüyor.
“Sis, yolumuzu kapatmıyor; yönlerimizi çoğaltıyor.”
Sergi, sabit bir bakışa değil, sürekli dönüşen, çoğalan bir algıya kapı aralıyor. Tüm sergi boyunca karşılaşılan imgeler, yapay olanla doğalın, bedenle madde-dışı olanın, insanla insan olmayanın iç içe geçtiği bir dünyada yeni bir varoluş öneriyor. Belirsizlikten korkmayan, sabit kimliklere ihtiyaç duymayan bir varoluş bu. Sis, görüşü sınırlamak yerine olasılıkları artırıyor.
Ve izleyici, serginin sonunda şu soruyla baş başa kalıyor:
İnsan merkezli bakışın dışına çıkarak, oluşun sonsuz akışına açık, belirsizliğin içinde başka bir varoluş mümkün mü?
Nazlı Pektaş (Metin Alıntı)

HÜSAMETTİN KOÇAN
“GÖLGENİN ARKASINDAKİ”
15 Mart-19 Nisan 2025
Prof. Hüsamettin Koçan’ın “Gölgenin Arkasındaki” adını verdiği yeni sergisi 15 Mart Cumartesi günü MERKUR’de açılıyor.
Prof. Hüsamettin Koçan yeni sergisinde, Bayburtlu kadınların yaratıcılık ve sabırla ürettikleri geleneksel üretimleri kendi özgün sanat diliyle harmanlayarak, adeta, renklerin ve parıltıların iç içe geçtiği büyüleyici bir senfoni yaratıyor.
Sanatçı, 2024 yılında gerçekleştirdiği “Gel Zaman Git Zaman” sergisinde, yaratıcılığın hiyerarşik bir alan olmadığı görüşünü açıklamış ve halk sanatlarını küçümseyen, insanı sanatın ve kültürün gerçek üreticisi olarak görmeyen pazar odaklı bakış açısını tartışmaya açmıştı. Aynı sergide, Baksı Müzesi koleksiyonuna kazandırılan hapishane işleri üzerine yoğunlaşan Koçan, hapislik, zaman ve boncuk arasındaki anlamlı yolu keşfederek bu işleri Bitmeyen Zaman Saatleri olarak adlandırmıştı.
Yolculuğuna bu sergide, Bayburtlu kadınlarla birlikte devam eden Koçan, onların boncuk örgü tekniğini çağdaş bir yorumla yeniden ele alıyor. Sanatçı tığ işlerin yerleştiği saçları, Anadolu’da ekmek ve yemek pişirilen bu formu hem kadınların ekmek ve yemek yaptıkları, hem de bu tığ örgüler vasıtasıyla ekmeklerini kazandıkları bir form olarak yeniden yorumluyor. Bu nedenle malzeme herhangi bir müdahale yapılmadan olduğu gibi kullanılıyor. Bayburtlu kadınların kendi arzuları doğrultusunda boncuk örgülerinden “güneş” motifleri yaratmak istemesiyle, ortaya rengârenk ve ışıldayan bir güneş senfonisi çıkardıklarını vurguluyor. Koçan, bu üretimleri kadının kendini doğrudan ortaya koymadan ifade ediş biçimi olarak okuyor ve kendi sanat diliyle birleştirerek Gölgenin Arkasındaki adını veriyor.
Koçan sergiyi şu sözleriyle ifade ediyor: “Bu sergi bir denemedir. Buradaki deneyim geleneksel tığ işçiliğinin fırça ile buluşmasıdır.”
Serginin kavramsal çerçevesinde gölge, kadının mahremiyetini; arkasındaki ise bu mahremiyetin iç dünyaya yansıyan izdüşümlerini simgeliyor. Bayburt’ta kurduğu Baksı Müzesi’nde her zaman yerel kadın gücüne ve yaratıcılığına alan açan Hüsamettin Koçan, bu sergide de kadın dünyasına bir erkek eli olarak katkıda bulunuyor ve boncuk işçiliğinin bir sabır yolculuğu olduğunu vurgulayarak bu anlayıştan yola çıkan bir sergi ortaya koyuyor.
Tığ, boncuk ve sabrın buluştuğu bu sergi, geleneksel ile güncelin kaynaştığı, kadın ile erkeğin sanat yoluyla bir araya geldiği anlamlı bir diyalog bir tokalaşma niteliğinde. “Gölgenin Arkasındaki” sergisi, lekeler ve renkler arasında her zaman gizemini koruyan buluşmaların izini taşıyor.
Sergi 15 Mart-19 Nisan 2025 tarihleri arasında MERKUR’de görülebilir.
MERKUR
Adres: Polat Piyalepaşa. İstiklal Mah. Piyalepasa Bulvarı.32/D Beyoğlu
Bilgi için: galeri@galerimerkur.com

HANNA EFFEN
NADINE SENGSTOCK
“GÜÇ VE KIRILGANLIK” / STRENGTH AND FRAGILITY
11 Ocak -28 Şubat 2025
Galeri Merkür yeni yıla, Levent Çalıkoğlu küratörlüğünde düzenlenen, Düsseldorf Sanat Akademisi’nden yeni mezun iki genç sanatçının soyut resmin sınırlarını araştırdıkları çalışmalarını bir araya getiren, “Güç ve Kırılganlık” adlı sergi ile giriyor.
Nadine Sengstock ve Hanna Effen’i bir araya getiren sergi, soyut resmin günümüz sanat dünyasındaki hakimiyetini ve genç sanatçılar için taşıdığı potansiyel ifade gücünü iki ayrı yaklaşım üzerinden izleyiciye sunuyor. Sergi, soyut formlar dünyasında hala gidilebilecek yolun güçlü ama aynı zamanda kırılgan potansiyelini hatırlatmayı amaçlıyor.
Bu potansiyel iki sanatçı için de iki ayrı yoldan ulaştıkları yeni bir dinamiğe sahip. Hanna Effen, soyut formların insanlar arası ilişkilerde oynadığı görsel biçim çağrışımlarına, Nadine Sengstock ise tanıdık gelebilecek soyut formların algımızdaki etkilerinin aslında ne kadar bulanık ve kolay tanımlanamaz olduğuna referans veriyor. Her iki yaklaşım da görsel olarak tanıdık ve aşina gelenin ortaya çıkmasında belirleyici olan kişisel ve toplamsal kodlara açılıyor.
Kimi örnekte, üreticisinin tuval üzerindeki izini gizleyen grafiksel tatlara sahip resimleri ile Hanna Effen, soyut resmi zamanın öznel kaydı ve insanlar arasında ilişki kurmanın zemini olarak görüyor. Bir hikayeye dönüşmeden eğrilerin, geometrik köşelerin sadece kendi potansiyellerini araştırıyor. Tuval yüzeyine yerleşen her bir formun tuvalin içinde kendi mekanını kurmasına ve yerleştiği sergi mekanı ile de yeni bir ilişki biçimi oluşturmasına müsaade ediyor. Soyut resmin sanatçı ile izleyicisi, hatta sanatçının yaşadığı yerdeki insanlarla kurabileceği ilişki biçiminin doğal anlamlarını bulmaya çalışıyor. Geometrik bir jestin, sanatçı ve izleyici tarafından nasıl sahiplenebileceğine dair güncel bir düşünce alanı oluşturuyor.
Nadine Sengstock ise resimlerinde kolay kategorize edilemeyen sembolik formların anlamları ve bizdeki karşılıkları üzerine düşünüyor. Tanıdık gelen ama tanıdık gelmeye başladığı anda hemen o ifade alanından uzaklaşan bu formlar, taşıdıkları görsel etki ile bir bedenin kırılgan kimi örnekte de erotik bir soyutlamasını çağrıştırıyor. Nadine tanıdık gelen bu formları manipüle ederek geleneksel olarak bedene ilişkin yerleşik görsel kodları bozmayı ve gördüğümüz ile daha içsel düzeyde bir ilişki biçimi inşa etmemizi teşvik ediyor. Bu durum tam da soyut resmin güncel etki gücünün taşıdığı potansiyele işaret ediyor. Hem var hem de yok olma hali ile gerçekliğin bir karşı temsili olarak eşsiz bir oyun sahasında yol almak!
Sergi, soyutlamayı ve soyut formlar dünyasını, kendilerini ve toplumsal dinamikleri yeniden tanımlama ve anlama yolu olarak keşfetmeye çalışan iki genç sanatçının 25 adet çalışmasını bir araya getiriyor.
Levent Çalıkoğlu

GÖZDE BAYKARA
''YEDİ ÖLÜMCÜL GÜNAH'' / SEVEN DEADLY SINS
16 Kasım- 14 Aralık 2024
Dünya var olduğundan bu yana, “Kadın” çok güçlü bir imge şeklinde her yerde ve her zaman karşımıza çıkmıştır.
Dört kutsal kitap, dört bir ağızdan, Adem’e yasak elmayı yedirdiği için hikayesinden ve cennetinden kovulan Havva’yı betimlemiş; insanoğlunun varoluş nedenini, bu baştan çıkarıcı ve tehlikeli varlığın günahıyla taçlandırmıştır.
Çoğu mitolojik efsanede “kadın” başroldedir; kadın uğruna fetihler yapılmış, tarih yazılmış ve yine aynı kadın uğruna savaşılmış, gerekirse ölünmüştür… Kıpkırmızı elmalar iştahla dişlenmiş, günaha girilmiş ve tövbeler edilmiştir!
Günümüzde ise içinde yaşadığımız coğrafya itibariyle “Kadın” kimliğinin neredeyse ideolojik bir harp nesnesine dönüştürüldüğünü ve kadın bedeninin, fikrinin, zikrinin, yaşam tarzının, hatta seksüel tercihlerinin bile sorgulandığını; bekaret üzerinden namus siyaseti yapıldığını; rahim ve yumurtalıklara sözde sahip çıkarak ve kadını yok sayarak cinsel politikalar üretildiğini görüyoruz. Kadının kendi rahmi ve doğurganlığına yabancı kılınışına, toplumun her kesiminden erkeğin “kadın” üstünden ahkâm kesişine ve iktidar savaşlarına şahit oluyoruz!
İşte bundan ötürüdür ki, resimlerimi üretirken cinsiyet aidiyetinden yola çıkıyor ve toplumdaki kadın kimliğimi/kimliğini sorunsallaştırıyorum. Maskülen ideolojiye karşı, feminen bir eleştiri de diyebiliriz bu duruma!
“Yedi Ölümcül Günah” adını verdiğim ve son dönemde ürettiğim resimlerimden oluşan bu sergimde Hristiyanlıkta ölümcül olarak kabul edilen ve lanetlenen yedi günahtan yola çıktım. Kibir, açgözlülük, öfke, kıskançlık, şehvet, oburluk ve tembellik; bu yedi günahı referans alarak bir atmosfer yaratmaya çalıştım ve kadını sadece erkek dünyasına hizmet eden seyirlik bir nesne olarak değil; femme fatale/ külkedisi arasında gidip gelen, çağdaş mitolojiyle uyum içerisinde olan düşsel ve günahkâr bir masal kahramanı olarak ele aldım.

SABİRE SUSUZ
''ARA YÜZ''
21 Eylül - 02 Kasım 2024
KAPİTONE NOKTASI VE DİJİTAL GÖRSEL DİL
Sabire Susuz, sergideki yedi Kapitone resim ve yedi kapitone sümen bu kavramsal yapıyı Türkiye Cumhuriyeti resmî kurumlarında olduğu kadar özel kurumlarda da yönetici mekanlarında yöneticinin arkasındaki duvarı kaplayan ve önündeki masada duran iki kurum ve güç göstergesi olan kapitone eşya üstünden yorumluyor. Kapitone, bir döşeme tekniğidir; kumaş belirli bir şekilde sabitlenmek için düğmelerle belirli bir ritimde gerilir; kumaşın yumuşak dokusu dikişe direndiği için kumaşta belirli bir gerilim vardır ve bu gerilim, kumaşın düğmenin etrafında toplanması ve düğmeden dışarı doğru yayılması şeklinde görülebilir. "Kapitone noktası" metaforu, tutsaklık ve özgürleşme arasındaki korku ve cesaret sürecinin karşılığıdır.
Lacan “kapitone noktası” fikrini Seminer III'ün XXI. Bölümünde tanıtıyor. “Kapitone noktası şeması insan deneyiminde esastır” diyor. Şimdilerde yaşadığımız ve üstesinden gelmekte zorlandığımız siyasal-ekonomik- kültürel süreci Lacan’ın kapitone noktasına bağlayarak düzenin yapı sökümünü yapıyor Susuz. Lacan’a göre kumaş ve düğmeler arasındaki ilişki ve gerilim gösteren ve göstergesinin birbirine bağlanarak bir anlam oluşturmasını işaret etmektedir. Türkçedeki tanımıyla Müdür odalarının bu temel eşyası devlet, yerel yönetimler, resmi ve özel kurumların öngördüğü iktidarın ve yetkeci söylemin göstereni arkasındaki sorunlu göstergelere işaret etmektedir. Gösterge istikrarsız ve sürekli direnişler ve kaymalarla gösterenden söylemsel ve yönetimsel sakıncalar yaratarak ayrılmaktadır. Kapitone levha kurtulmak istediğimiz köhneleşmiş söylemlerin ve yönetimlerin yerine daha köhne ve sakıncalı pozisyonlar içeren düğmelerin dikilebileceğini de işaret ediyor ve toplumu uyarıyor.
Kapitone düğümü bu yapıtlarda dijital ekranlarda bir ölçü birimi olarak kullanılan piksel ile gösteriliyor. Susuz kendisi ve toplum görsel dil ve kültürün dijitalleşmesi dönemini yaşarken, dijital görselliğin siyaset, ekonomi ve kültür alanındaki yapıcı ve yıkıcı etkilerini deneyimlerken, tüketim endüstrisinin tanıtım ve özellik etiketleriyle oluşturduğu pikseller ile bu dilin ideolojik yapısını gündeme getiriyor. Susuz bu yapıt dizisiyle kapitonenin yansıttığı ideolojik iktidar yapısıyla dijital dilin hegemonik kapitalizme hizmet eden ideolojik yapısını eşleştiriyor ve bu bireşimle düzeni tartışmaya açıyor.
Beral Madra, Temmuz 2024

Süreyya Ağaoğlu Çocuk Dostları Derneği tarafından düzenlenen “Süreyya Ağaoğlu Sanat Ödülleri” 2024 Resim ve Heykel Sergisi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin katılımıyla 7–14 Haziran 2024 tarihleri arasında Merkur Art Gallery’de gerçekleşti.
Genç sanatçıların üretimlerini bir araya getiren sergi, resim ve heykel disiplinleri üzerinden güncel ifade biçimlerini görünür kılarken, farklı yaklaşımlar arasında bir diyalog alanı oluşturdu. Sergi, sanat eğitimi ile profesyonel sanat ortamı arasında köprü kuran bir platform sunmayı amaçladı.

Double Heads // Big Cats
March 30 - April 30, 2024
Evren Sungur's personal exhibition titled "Double Heads // Big Cats" can be viewed at MERKUR between 30 March and 30 April. "Double Heads // Big Cats" brings together a cheerful look about a subject we encounter frequently in daily life. Evren Sungur's solo exhibition, opened after four years, consists of two separate series; The series “Nobody” and “Influencer” deal with the same subject: Belonging. In the “Nobody” series, figures that look like another person has fallen into a place where they do not belong are seen without bodies, only with their portraits. Unlike all animals, being suitable for living in the pursuit of people who create their own habitat is associated with being a human being who does not feel like he belongs anywhere, even in the habitat he has created. In the “Influencer” series, the act of proving with great enthusiasm is seen in the struggle of man with the problem of aid. This brings with it a demonstrative effort and exaggeration. "Influencer’’, who reflects his character with his remarkable costume and studied poses, uses the mediator and turns every place into a backdrop that will serve his own existence; It builds solidarity not into a physical place, home or city, but into a time/period. Belonging to an abstract family may indicate the secret of an eternal life. His huge and strong giant hands that do not fit on the canvas; It shows its high efficiency, which supports its exaggerated stance. The name "Double Heads // Big Cats" comes from a note taken in Sungur's sketchbook while he was preparing the "Influencer" series. Along with the name of the exhibition, details from the workshop such as the artist's giant palette, brushes and finished paint tubes in the gallery space are evidence of the artist's privacy that he shares with his audience. The exhibition, which will open on March 30, can be visited until April 30.


























